Açık Kürsü programımızın beşinci bölümünde, Sertel Şıracı’nın konuğu Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yaşar Tonta oldu. Bu bölümde gündemimizde şu sorular vardı;
- Açık Bilim Nedir?
- Açık Bilim İle Amaçlanan Nedir?
- Açık Bilimin Etkileri Nelerdir?
- Açık Bilim Çalışma Örnekleri Nelerdir?
- Açık Bilim Olmamasının Zorlukları Nelerdir?
- Açık Bilim Hareketi Nedir?
Beşinci bölümümüzü Youtube’da izleyebilir veya podcast kanallarımızdan (Spotify, Apple Podcast, Google Podcast, Deezer, SoundCloud vb.) dinleyebilirsiniz. Ayrıca bu konuşmanın deşifre edilmiş halini de videomuzun altında bulabilirsiniz.
Yeni bölümlerde görüşmek üzere. Lütfen sosyal ağlarda AVTED’i takip etmeyi unutmayın ve geri bildirimlerinizi bizimle paylaşmaktan çekinmeyin.
Sertel Şıracı: Herkese merhaba, Açık Veri ve Teknoloji Derneği’nin Açık Kürsü Programına hepiniz hoş geldiniz! Açık veri alanında dijital külliyat oluşturmaya çalıştığımız video serisinin bu bölümünde sizlerle birlikte açık bilimi konuşacağız. Konu hakkında uzun zamandan beri araştırma ve çalışmalar yapan konuğumuz Sayın Profesör Doktor Yaşar Tonta ile konuşacağız. Kendisi Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesidir. Hocam, hoş geldiniz!
Yaşar Tonta: Teşekkür ederim, hoş bulduk Sertel Bey.
S. Şıracı: Zaman ayırdığınız ve bilgilerinizi bizlerle paylaşacağınız için teşekkür ederiz. Bir kavram arşivi oluşturmaya çalıştığımız için en basit sorudan başlayayım. Açık bilim nedir?
Y. Tonta: 2– 3 yıl önce Amerikan Ulusal Bilim Mühendislik ve Tıp Akademileri Open Science By Design diye bir rapor yayınlamıştı. Tam sözcüklere bağlı kalmayarak açık bilim tanımı şöyle ki; Kamu kaynaklarıyla desteklenen araştırma projelerinden üretilen bilimsel yayınlara, bu bilimsel yayınları oluşturabilmek için toplanan ve analiz edilen verilere ve bu analizleri gerçekleştirmek üzere geliştirilen yazılımlara, bilgisayar programlarına, yöntemlere vs biz açık bilim diyoruz. Tabii bu sadece bilimsel yayınlar, veriler ve yöntemle de kısıtlı değil. Tam bir açık bilim ekosistemine kuşkusuz açık donanım, sizin derneğinizin adında da olan açık teknoloji, açık değerlendirme, açık eğitim kaynakları, açık hakemlik gibi daha birçok şey dahil.
S. Şıracı: Evet, peki açık bilim ile amaçladığımız şey nedir hocam?
Y. Tonta: Açık bilim aslında biraz önceki tanımda da vurgulandığı gibi, kamu kaynaklarıyla desteklenen araştırmaların sonuçlarının hem daha hızlı yenilikler, inovasyonlar ortaya çıkarmak üzere kullanılması hem de bunun bir an önce toplumsal faydaya dönüştürülmesini amaçlar. Temel amaç; bizler tarafından desteklenen araştırmaların semeresinin yine toplum tarafından paylaşılmasıdır. Belki şöyle bir soru akla gelebilir; zaten öyle yapılmıyor mu diye. Aslına bakılırsa 19. yüzyılda yaşayan Pasteur’ın bir sözü var bu konuda, diyor ki; “Bilim sınır tanımaz çünkü bilgi insanlığa aittir ve dünyayı aydınlatan bir meşaledir”. Ama gelin görün ki geçen yüzyılın son çeyreğinden itibaren araştırma ile ticaretin ara kesiti çok karlı bir alan haline geldi.
Yani yakışık 30 35 milyar dolarlık yıllık bir bilimsel yayıncılığın büyüklüğü var dünyada. Bir zamanlar çok iyi niyetle bilgi, kamu malıdır vesaire diye derken sonra yeni yılda durum birazcık değişti. Onun için de zaten tekrar, özellikle de bu internetin ortaya çıkmasıyla birlikte elektronik yayının kolaylaşması, herhangi bir dağıtım , ücret ödemeden bunlara erişim sağlanabilmesi belki birazdan konuşuruz manzarayı büyük ölçüde değiştirdi. O açıdan da maalesef olması gerektiği kadar açık değildir.
S. Şıracı: Peki, bahsettiğiniz konulara tekrar değineceğiz ama açık bilimin etkilerini neler olarak sıralayabilirsiniz, hocam?
Y. Tonta: Biraz önce dediğim gibi yani açık olmadığı zaman, açık yapılmadığı zaman bilim ya da o telif hakları, patentler gibi vesaire birtakım şeylerle sınırlandığı zaman yenilikçilik döngüsü yüzde 30 yavaşlıyor. Konuyla ilgili yapılan araştırmalarda ortaya çıkarmıştır. Hem daha uzun süre bir menzile varıyorsunuz hem de daha pahalıya mal oluyor. Çünkü açık olmadığı için bir defa her şeyden önce o hakları temizlemek vesaire süreci son derece uzatıyor. Nano-teknolojiyle ilgili böyle bir araştırma yapılmıştı, siz yeni bir araştırma yapmak istediğinizde öncelikle işi gücü bırakıp bu araştırmada kullanacağınız teknoloji, yazılım vesaire ile ilgili hakları temizlemeye çalışıyorsunuz. Belki örnekler üzerinden gidersek çok daha anlaşılır olabilir etkileri neler konusunda. Çok bilinen örnekler vereceğim. Örneğin; İkinci Dünya Savaşı yıllarında John von Neumann ve ekibi tarafından ilk defa ortaya çıkarılan bilgisayar patentlenmemiştir. Daha o zamanlar başka işler yapan IBM gibi bir şirket o zamandan bu işlere girebilme olanağına kavuşmuştur. MANIAC adlı bilgisayarın geliştirildiği yıllarda. Bir düşünün, bilgisayar patentlenmiş olsaydı nasıl bir durumda olurduk..
Daha yeni bir örnek; Tim Berners-Lee’yi biliyorsunuzdur World Wide Web’in kurucusudur. Aynı şekilde World Wide Web (WWW)’de patentlenmemiştir. Bugün hayatımızın özellikle korona günlerinde WWW için para ödeseydik acaba nasıl olurdu diye bir düşünün. Yani ödediğiniz para sadece internet erişimi için ödenen bir para.
Bir diğer örnek insan genom projesi. Amerikan Başkanı Clinton zamanında, daha doğrusu ondan önce başlayıp onun zamanında sonuçlanan yaklaşık 4 milyar dolarlık bir projeydi. Fakat projenin sonunda bir karar alınıp ya buradan elde edilen bütün verileri dünya kullanabilir gibi bir karar verilmişti. Obama’nın başkanlığı sırasında hassas tıp ile ilgili bir konuşması vardı. Orada şöyle bir şey geçiyordu hiç unutmuyorum, açık olmasına rağmen. Insan Genom Projesi’ne harcadıkları bir dolar için karşılığında 740 dolar geri aldıklarını söylüyordu.
Biraz önce Pasteur’den örnek verdi, onun gibi düşünen bir başka geçen yüzyılda yaşamış çok ünlü bilgin Jonas Salk; çocuk felci aşısını bulan kişi. Örneğin bu kişi de herhangi bir şekilde patentlememiştir. Forbes dergisinde çıkan bir yazıda bir rakam vardı. eğer patentlemiş olsaydı o zamanın parasıyla 7 milyar dolardan söz ediyoruz. Ondan daha da önemlisi düşünün, çocuk felcine erişimin ve neredeyse hani bedava olması vesaire. Tamam bedava değil ama biliyorsunuz bu tür ilaç şeylerinde bir örüntü var, dünyada üretilen ilaçların %90’ını nüfusun %10’u ancak kullanabiliyor parasal imkanları olduğu için. Fakirlerin buradaki oranı ise sadece % 1. Çocuk felci gibi çok kritik bir aşıyla, teknolojiyle ilgili olarak bunun özellikle aşıya erişimi olmayan daha yoksul kitleler açısından ne kadar önemli olduğu heralde kolayca görebiliriz. Bunlar aklıma gelen birkaç örnek ama tabii ki daha küçük çaplı bu yenilikler de hayatımızı şekillendiriyor.
S. Şıracı: Yine bu örnekler özelinde şöyle bir şey geldi şu an aklıma. Normalde bu tip hakların aslında buluşçuları, düşünürleri motive etmek için olduğu da bir gerçek. Toplumsal bir sözleşme var. Tekel veriyor tabii ki bu güçleri ama bir yandan da motive de ediyor. Bu şu an yapay zekâ da tartışılan bir konu. Yapay zekâ buluş yaparsa korunur mu diye de bir tartışma dünyasına girmiş bulunuyoruz. Aslında çok güzel yapay zeka bu anlamda aslında açık bilim için kullanılabilse korumaya çalışmaktansa paylaşılabiliyor olsa yeni bir bilgi havuzuna erişeceğiz burada. Bu maddi anlamda düşünürleri ya da buluşcuları koruyor olmamızın bilim açısından çatışması nerededir hocam?
Y. Tonta: Aslına bakılırsa bu tür koruma kanunlarında patent olsun, telif olsun sizin de çok haklı olarak değindiğiniz gibi hem yaratıcı kişileri destekleyip bunların semeresini görmek dolayısıyla da başkalarının da yaratıcılığa sevketmek ama bir süre sonra da bu yaratıcılık ürünlerini bütün toplumun istifadesine sunmak amaçlanıyor. Şimdi eğer araştırmacılar açısından düşünüldüğünde bu projeler kamu kaynaklarıyla destekleniyorsa sizin de bildiğiniz gibi aslına bakılırsa araştırmacılar o zaman örneğin ya ben telif hakkı iddia ediyorum diyemiyorlar. Amerikan hukukunda bu var, Ingiliz hukukunda da aynı şekilde var. Yayınlanmak üzere gönderdiğiniz dergiler hayır diyemiyor, onlar bir telif hakkı vesaire koyamıyor. Dolayısıyla buradaki dengenin iyi tutturulması lazım ve bu yapılmadığı zamanlar aslında çok kritik bir takım sorunlar ortaya çıkabiliyor. Çünkü bazen üniversitelerdeki araştırmacılar yaptıkları bir buluşu, buluşun haklarını münhasıran bir şirkete verebiliyorlar. Bundan 15-20 sene önce Yale Üniversitesi bir araştırma yaptı. Başka hiç kimse üretemiyor o ilacı. Hindistan’dan bir vatandaş ise sınır tanımayan doktorlara bu bilgiyi veriyor. Rakamları şimdi hatırlamıyorum ama biz bu ilacı 1 dolara üretebilecek durumdayız diyorlar. İşte o zaman dünya ayağa kalkmıştı. Münhasıran haklar Yale Üniversitesi tarafından bir başka ticari şirkete devredildiği için gene rakamları hatırlamıyorum ama binlerce dolara ancak satın alınabilecek durumda. Dolayısıyla burada kamu yararı açısından, açık bilim açısından araştırmacıların ve onun üzerinde de üniversitelerin bu tür araştırma sonuçlarındaki haklarından sırf bunları bilimsel dergilerde yayınlanacak diyerek feragat etmemeleri gerekir. Çünkü bu çerçevede günümüzdeki teknolojiyle ilgili olarak düşündüğümüzde aslına bakılırsa bir sürü hak tanımlanmıştır.
Siz hukukçusunuz daha iyi bilirsiniz. Örneğin basılı ortamda bu haklar sadece ve sadece işte temlik, devir ve fera diye adlandırılan biçimde söz konusu olabiliyordu. Yani mülkiyetinden vazgeçeceksiniz ya da devredeceksiniz ya da feragat edeceksiniz gibi. Ben çünkü basılı olan bir kitabı bizinle paylaştığım zaman dolayısıyla benim herhangi bir kitabım kalmıyor o zaman değil mi ya da haklarımı devrettiğim zaman. Ama teknolojinin bugün bize sunduğu olanaklar açısından bakıldığında buradaki çok daha değişik ve hakların gündeme geldiklerini görüyoruz. Mülkiyetinden vazgeçmeden pekala o bilgiyi bütün dünyaya açabiliyorsunuz. O bilgiye katkıda bulunabiliyorsunuz, yönetimini bir şekilde örneğin elektronik kaynaklar açısından bakıldığında kendi çapımızda düzenleyebiliyorsunuz. Daha etkileşimli bir ortam kurabiliyorsunuz çünkü basılı kaynaklar gibi statik bir kaynaktan söz etmiyoruz. Dolayısıyla o çerçevede düşünüldüğünde de geçmişteki basılı paradigmaya dayalı olarak yayıncılara kolayca devredilen telif haklarının bugün belli başlı ülkelerde artık yapılmaması, yapılsa bile buna uyulmayacağı yönünde üniversitelerin almış oldukları kararlar var. Biraz önce bu sadece Amerikan Hükümeti için ya da işte Kraliçe için çalışan kurumlarca söz konusu olduğunda idi. Ama şimdi bakıyoruz bu açık bilim hareketi nedeniyle üniversitelerde bu o entelektüel mülkiyet hususunu daha fazla ciddiye almaya başladılar. Evet tabii ki elektronik ortamda da gene temlik, devir ve fera söz konusu amadüşünecek olursa o işin en son aşamasıdır. O zamana kadar da pekala açabilirsiniz bütün kaynakları. Yani şu anda yaptığımız bu video kaydıyla ilgili olarak bir sürü paydaş var, temlik vesaire açısından. Ama günümüzün ekonomisinin değiştiğini de düşünmek lazım. Yani artık saklayarak değer elde etmiyorsunuz aksine bunları açarak daha fazla artı değer elde ediyorsunuz.
S. Şıracı: Aslında cümle içerisinde geçirdik ama açık bilim hareketini. Son olarak da bu Açık Bilim Hareketi’nden bize bahsedebilir misiniz?
Y. Tonta: Açık Bilim Hareketi’nin o elektronik yayıncılığa geçişle birlikte ve demin sözünü ettiğim telif hakları konusunda tekel durumunda olan bilimsel yayıncılar vesaire kuşkusuz istediği fiyatları uygulayabiliyorlar. Ilk önce kütüphaneler camiasında bilgiye erişim amacıyla koleksiyon biriktiren kütüphane arşivler camiası tarafından öne getirildi. Çünkü uzun yıllar boyunca o bilimsel ve süreli yayınların fiyatları normal fiyat artışlarının çok çok üzerinde seyretti. Bir de elektronik yayıncılığa geçişle birlikte dağıtım vesaire gibi şeylerden de aslına bakılırsa tasarruf sağladıkları düşünülecek olursa; ya niye yani kamu tarafından destekleniyor bu yayınlar, parası oradan çıkıyor, kalite kontrolü gene bu o üniversitelerde olan kişiler yapıyor ve bunun için yayıncılardan herhangi bir para almıyor ve ortaya çıkan ürünün yine kamu kaynaklarıyla desteklenen kütüphaneler o bilgileri ortayaya çıkaran araştırmacılar için tekrar satın alıyor. Yani aynı ürüne aslına bakılırsa 3 defa para ödüyorsunuz ve yayıncıların buna ekledikleri katma değer örneğin hakemlik örgütlemek, kalite kontrolü yine araştırmacılar tarafından yapılıyor ama dağıtım işte sunucular şunlar bunlar vesaire… Biraz önce sözünü ettiğim o basılı ortamdaki çok kısıtlı temlik, devir ve fera hikayesini yapmadan da sadece bu bilimsel araştırmayı duyurmak amacıyla yayıncıların bunları yayınlamasında herhangi bir şey yok ama ben araştırmacı olarak bu telif hakkımı sana devretmek istemiyorum diye.
Bunun mücadelesi halen devam ediyor. Çünkü artık açık bilim varsayılan bilim yapma yöntemi olarak Avrupa Birliği’nde olsun diğerlerinde olsun yerleşmeye başladı. Ama buna rağmen tabii ki bir karşı çıkış elbette var.
Trump döneminde, 2019 yılında 120 civarında yayıncı ve bilimsel dernek, kurum yayınlanan makalelerin hemen erişime açılmaması için bir mektup göndermişlerdi. Ama burada çok büyük bir pazar paradan söz ediyoruz. Mesela yakın zamanda da sanıyorum Avrupa Birliği’nden bir vatandaş vardı. Sadece bu yayınları yapabilmek için toplanmış olan verilere açık bir biçimde erişilememesinin Avrupa Bilim ve Araştırma camiasına yıllık maliyeti 26, 2 milyar euro. yani karşılaştırma yapmak amacıyla şöyle düşünebiliriz; Örneğin 2021 2027 dönemini kapsayacakAvrupa çapındaki hibe programının bu 6 yıllık süre için bütçesi sanıyorum 80 90 milyar avro civarında olacak. Ya da daha küçük ölçekli düşünecek olursak, Türkiye’deki üniversitelerin 2001 yılı toplam bütçesi, araştırma bütçesi değil 38 buçuk milyar liralık aşağı yukarı 5 milyar dolar civarında bir para eder. Dolayısıyla çok büyük bir pazardan söz ediyoruz burada.
S.Şıracı: Yani kolay değil anlaşılan ki bu hareketin karşısındaki güç oldukça güçlü görünüyor. Eklemek istedikleriniz var mıdır ,hocam? Bizim sorularımız buraya kadardı.
Y. Tonta: Eklemek istediğim şu: yani karşıdaki çok güçlü görünüyor derken aslına bakılırsa tam da öyle değil. Bir düşündüğünüz zaman bugün araştırmacılar makalelerini göndermese vesaire falan yayıncıların yapabileceği bir şey var mı ki. Onun için de burada sanıyorum araştırma camiası, üniversitelerin kendi ürettiklerinin önemini bir şekilde kavrayıp ona göre hareket etmekte yarar var. Konunun tabii ki çok daha başka yönleri de var yani, elektronik kaynaklara erişmek açısından vesaire. Ama öncelikle farkında olunması gereken şey, araştırmacıların ürettiklerinin yayınlanabilmesi için, ille de buradaki bütün hakları eski dönemin telif hakları yasalarına göre devretmek zorunda olmadıklarıdır. Çünkü düşünün eski devir derken şundan bahsediyoruz yani yazarının hayattı olduğu yıllar artı ölümünden sonra geçecek 70 yıl. Bilim ve teknolojinin bu derece hızlı ilerlediği bir dönemde 70 artı yazarın ömrü… Yani bu eski ve yeninin hiç kimseye yararı olmayacak. Onun içinde farkındalık, araştırma kurumlarında, araştırmacılar da vs. başlamak zorunda. Hele de demin sözünü ettiğim hani elektronik ortamın internet ortamının bize haklarla ilgili sunduğu diğer esneklikleri de hesaba katacak olursak, pekala bu işin içerisinden çıkılabilir. Artı kalite denetimini de üniversite yapıyorsa, bilgiyi de o üretiyorsa ve gene aynı kişiler bu işi yapıyorsa, acaba daha genel düzeyde yayıncıların katma değer olarak ekledikleri kısımla gene hem daha geniş bir açık bilim altyapısı çerçevesinde gerçekleştirilemez mi?. Çünkü piyasada bu para var yani milyarlarca dolar ödüyor üniversiteler bu bilgilere erişmek için.
S. Şıracı: Çok doğru. Çok teşekkürler hocam katkınız için, geldiğiniz için.
Y. Tonta: Ben teşekkür ederim davet ettiğiniz için.
S. Şıracı: Evet değerli izleyenlerimiz, dinleyenlerimiz Açık Veri ve Teknoloji Derneği’nin bir Açık Kürsü Programının daha sonuna geldik. Devam eden bölümlerimizde yeni konuklarımız ile kavramlarımızı tartışmaya devam edeceğiz. Teşekkürler.